kumkapı’ya Veda

Temmuz 22nd, 2009

Kumkapı’ya Veda

Jaklin Çelik sıcacık, yalın bir anlatımla, tanıdık insanları ve hayatları anlatıyor öykülerinde. Çelik, Kürtleri, Ermenileri, Türkleri ve diğer azınlıkları bir arada işleyerek Kumkapı’daki farklı kültürlerin kaynaşmasını anlatıyor.

Bir öykü kitabı “Kum Saatinde Kumkapı”. Oldukça şiirsel bir isim; bol çağrışımlı, imge yüklü. Yazarı Jaklin Çelik. Çelik’in bazı öykülerini daha önce Öküz dergisinde okuduğum için yabancı bir isim değil. Ama açıkçası, kitabı elime aldığımda, Çelik’in öykücülüğü konusunda net bir fikri m yoktu. Kitabın ilk öyküsünü, “Kiralık Evi” okuduğumda, nicedir özlediğim bir öykücüyle karşı karşıya olduğumu anladım. “Üç Kısa Kokulu Nefes…” sonra diğer öyküler, yanıltmadı beni.
Dün ile bugün
Aras Yayınları tarafından yayımlanan “Kum Saatinde Kumkapı”, Jaklin Çelik’in ilk kitabı. Çelik, bu kitabıyla son yıllarda sayıları giderek artan genç öykücülerin arasına katılmış oluyor. Olabildiğince sade bir dili var Çelik’in. Dolambaçlı anlatımlar denemiyor. Yer yer şiire yaklaşsa da, öykü yazdığının bilincinde bir yazar olarak, bu iki ayrı disiplini birbirine karıştırmıyor, öykünün tadını korumasını beceriyor. Çelik’in öyküleriyle ilgili, şu da söylenebilir: Dün ile bugün, Çelik’in öykülerinin kahramanı. Kumkapı’nın, Kumkapı insanlarının dünü ve bugünü. Yaşlı insanlar, yazarın yazdıklarını oldukça beslemiş. Hemen bütün öykülerin kahramanları yaşlı insanlar, Kumkapı’da büyümüşler, neredeyse Kumkapı’dan dışarı hiç çıkmamışlar, istememişler. Kumkapı, birçok öyküde, bir kalemden değil de bir fotoğraf makinesinin objektifinden yansımış sanki sayfalara.
Kumkapı’nın sakinleri Kürtler, Ermeniler, Türkler… Çelik, hepsini iyi tanıyor. Onu beslemişler kültürleriyle, bunun farkında Çelik ve belki bu yüzden hepsine sevgiyle, giderek minnetle yaklaşıyor. Diyarbakır Türkçesini bu denli iyi kullanabilmesi de bunu gösteriyor sanırım.
Diyarbakır- Kumkapı
Jaklin Çelik, Ermeni kökenli bir Diyarbakırlı. Küçük yaşta ayrılıyor Diyarbakır’dan ailesiyle birlikte. Ailenin yerleştiği Kumkapı, İstanbul’daki Diyarbakır gibidir; daha küçük, ama daha çok halkın bir arada yaşadığı.
Jaklin Çelik’le kitabı üstüne konuşmak üzere randevulaştığımızda, aklımda DiyarbakırKumkapı hattını, değişik coğrafyaların kültürleri arasında büyümenin nasıl bir şey olduğunu da sormak vardı. Ama önce, kitabı okurken hep merak ettiğim soruyu soruyorum: Jaklin Çelik şiir de yazıyor mu? Okurların da aynı soruyu sorduğunu söylüyor Çelik. “Şiirlerim var” diyerek hem beni hem okurlarının merakını gideriyor. Ancak önceliği öykü alıyor, şiirler henüz birikme, olgunlaşma aşamasında.
Öykülerin önemli bir bölümü Kumkapı’da geçiyor ve öykü kişileri yaşlı insanlar. Neden Kumkapı, ‘neden Kumkapı’nın ihtiyarları’? “Çocukluğum ve ilk gençliğim Kumkapı’da, yaşlı insanların arasında geçti, belki bu yüzden” diyor Çelik. “Bir de” diyor “Kumkapı’nın o zamanki dokusunu çok önemsiyorum. Kürtler, Ermeniler, Türkler ve diğerleri… Herkes bir arada, tam bir kültürler kaynaşması. Evimizden yaşlı insanlar hiç eksik olmadı. Benim yaklaşımımla da ilgili herhalde, yani Kumkapı’nın dününü anlatırken, yaşlı insanlarla birlikte anlatmak çabamla ilgili.” “Nostalji mi” diyorum, “Yok” diyor Çelik, “Dünya değişiyor, Kumkapı da değişecekti elbette, eski dokusunu kaybetmesi kaçınılmazdı. Yaşlıları anlatmamın nedenlerinden biri de bu herhalde, onlar bir yaşamı, bir dönemi sırtlamışlar.” Belki bu özlem yüzünden “Kum Saatinde Kumkapı”, bir dönemin Kumkapı’sına veda niteliği de taşıyor.
Diyarbakır İstanbul Hattı
“İstasyon Üçlemesi” üst başlıklı üç öykü var kitapta. “Diyarbakır-İstanbul Hattı”, Diyarbakır’dan İstanbul’a doğru trenle yolculuk yapan, daha doğrusu göç eden Diyarbakırlıların bir kompartımanda geçen zamanları anlatılıyor. Bu öyküde, Diyarbakır Türkçesini mükemmel kullanmış Çelik. Söyleşirken, zaman zaman kendini kaptırıyor, Diyarbakır Türkçesini konuşmaya başlıyor. Bunu, “Bizim evde hep Kürtçe konuşulurdu” diye açıklıyor Çelik. “Annem çocuklar Kürtçe konuşsun, Kürtçeyi unutmasın istiyordu çünkü. Diyarbakırlı komşularımızın katkısı oldu bunda.” Arapçaya da yabancılık çekmediğini söyleyen Çelik, bu kadar çok kültürü yakından tanımış olmaktan hiç şikâyetçi değil, bu durumun dünyaya, insana bakışını zenginleştirdiğini savunuyor. Ermenice yazmak isteğini de buna bağlıyor zaten. Ama Ermeni edebiyatını ancak Türkçe’de yayımlanan yapıtlardan biliyor Çelik.
Peki yazar ne anlatıyor?
Son birkaç yıldır öykü hak ettiği yerde. Öykü dergileri, kitapları yayımlanıyor; genç öykücüler ürünlerini yayımlama olanağı bulabiliyor. Çelik, bu olumlu gelişmeyi sevindirici buluyor, ancak bazı kuşkuları da var: “Öykünün son yıllarda gördüğü ilgi, belki çabuk tüketilen bir okuma sağladığından kaynaklanıyor. İnsanların aceleciliği ile ilgili yani. Yazar ne anlatıyor, kimi anlatıyor, kısa sürede okuyarak bitiriyor. Kitaplar kaç satıyor, bunu da analiz etmek gerekiyor. Bana öyle geliyor ki, sınırlı bir okur dışında, edebiyat camiasının içinde kaybolup gidiyor genç yazarlar.”
Genç yazarları nasıl değerlendiriyorsun sorusuna, Anton Çehov benim en sevdiğim öykücüdür diye yanıtlamaya başlayınca, aslında Çelik’in öykü anlayışı büyük oranda anlaşılıyor: “Bir yazarın kendini kusma çabasına sıcak bakmıyorum. Hayatın içinden çıkmalı öykü. Öyküde ve bütün sanatlarda insan olmalı her şeyden önce.”
Jaklin Çelik, tam da bunu yapıyor “Kum Saatinde Kumkapı” kitabında. Sıcacık, yalın bir anlatımla, tanıdık insanları ve hayatları anlatıyor. Üstelik “Kum Saatinde Kumkapı” daha olgun öykülerin habercisi.

                                                                                            Yeni Gündem Gazetesi
                                                                                                                 23.09.2000

süha için

Temmuz 22nd, 2009

Süha’yla ne zaman tanıştım, sahiden hatırlamıyorum şimdi. Ama onunla asıl muhabbeti ve dostluğu, Piya’da “Pitonüşümesi”ni yayına hazırlarken kurmuştuk. Ama zaten Süha’yla muhabbet etmek, dostluk kurmak, onu tanıyan herkesin bildiği gibi, hiç zor değil. Yeter ki havasında olsun, hiç tanımadığı biriyle, iki dakika sonra sarmaşdolaş kahkahayla güldüklerini görmek mümkün. Çevresi en geniş şair olması boşuna değildi.

Uzatmadan, kitap yayımlandıktan sonra, çalıştığım gazete için (sanırım o tarihte ülkede gündem gazetesinde çalışıyordum) bir söyleşi yapmıştık. Piya Kültürevi’nin salonunda birkaç saat süren söyleşi sırasında şiire, hayata, insana, doğaya, hayvanlara, türkiye’nin sorunlarına dair çok şey anlatmıştı. Zaman zaman kahkahalarla bölünen, arada Süha’nın sesine yansıyan hüzünle ya da isyan dalgasıyla sürüp giden söyleşinin tamamını ne yazık ki yayımlama şansım olmamıştı. Aşağıda söz konusu söyleşi aşağıda. Süha’yı yeterince anlatan bir söyleşi mi, emin değilim. Süha’yı yine en iyi kitaplarından tanımak mümkün gibi geliyor bana. “Nişantaşı… Nişantaşı…” adlı kitabını okuduğumda, bunca yılın arkadaşını yeterince tanımadığımı düşünmüştüm. Herkes gibi onun da kendini gizleyen bir tarafı vardı demek ve bu gizli dünyayı yazdıklarıyla ortaya çıkarıyordu ancak.

Bir gün Beyoğlu’nda ya da Üsküdar iskelesinde karşılaşacakmışız gibi bir duygu var içimde. Başka bir şehre, ülkeye gitti kimseye haber vermeden ve yine kimseye haber vermeden çıkıp gelecekmiş gibi bir duygu. Karşılaşmamız epey gürültülü ve neşeli olacak. Bu duyguyu korumaya çalışacağım.

 

O bir piton

Almanya’da yaşayan şair Süha Tuğtepe, “Sanıyorum şiirin asıl amacı, herkesin sözcükleri gördüğü anlamıyla değil, görünmeyen anlamlarıyla yeniden tanımlamayı denemesi. Belki o zaman edebiyat sonsuz üretime girebiliyor” diyor.

VECDİ ERBAY

Süha Tuğtepe 1956 Kastamonu Cide doğumlu. İlk şiirleri 1978′de Türkiye Yazıları dergisinde yayımlanan Tuğtepe’nin ilk kitabı “Yüzler ve Zarflar” Broy Yayınları arasında çıktı. Ardından uzun aralarla “Düşler ve Seyrek Zamanlar”, “Sürgün Mozaik” kitapları Piya Yayınları tarafından yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde yine Piya Yayınları’ndan çıkan “Pitonüşümesi” Tuğtepe’nin dördüncü kitabı.

“Pitonüşümesi” içinde barındırdığı bütünlükle, yalınlığıyla Tuğtepe şiirinin geldiği aşamayı gösteriyor. Almanya’da yaşıyor olmasına rağmen, Türkçe’den ve Türkiye’den kopmamış bir şair duyarlığını yansıtıyor “Pitonüşümesi”. Tuğtepe ile son kitabını konuştuk

Bir dönem bir siyasi partide (HEP) çalıştın, bu nedenle, hep tartışılan bir soru sormak istiyorum: Şair partili olmalı mı?

Şairden politikacı olamayacağını düşünüyorum. Ama şairin dünya görüşünün olması kaçınılmaz bir şey. Dünya görüşünü, yazdıklarının anlam katmanları içinde verir mutlaka. Politika yapmak çok kendine özgü profesyonel yanları olan bir iş. Düşüncelerimi zaman zaman politikacılarla paylaşıyorum ama her şairin mutlaka politikanın içinde yer alması gibi bir kural yok.

Kürtlerle ilgili konuşurken “Sürgün Mozaik”teki izleği düşündüm. Karadeniz ve orda yaşayan Rumlar da önemli bir izlekti o kitapta…

Pavese’den okuduğum bir cümle çok etkilemişti beni: “Bir toplum içinde kendini savunacak gücü olmayanlar, o toplumun üstünde baskı uyguladığı azınlıklardır” gibi bir cümle. Oradan yola çıkarak yazmaya başladım Sürgün Mozaik’i. Bu ülkede hakkını arayamayan, ülkelerarası bir takım politikalar yüzünden gürültüye gitmiş, acılar çekmiş ve kendi toprağında ölememiş insanlar var. Bu insanlar sistemli olarak 1923′ten 1974′e kadar Anadolu’dan göç süreci yaşamışlar. Rumlar, Süryaniler, Keldaniler, Ermeniler… Böyle bir mozaik var. Bu mozaikten eksilmeler başladıkça etkilendim. Kalabalık gruplar haklarını savunabiliyorlar, ancak küçük grupların haklarını arama durumları hiç olmadı. Onların bu toplum içinde olması büyük zenginliktir benim için. Nedeni ne olursa olsun, onların Anadolu’dan Avrupa’ya gidiyor olmaları beni çok etkilemişti. Sürgün Mozaik böyle bir etkilenmenin ürünüdür. Ayrıca her şiir kitabının bir teması olmalı diye düşünüyorum. İlk kitapta bunu pek başaramadım belki, ama diğer kitaplarımda buna hep dikkat ettim.

Pitonüşümesi’nin teması fani. Kimdir bu fani?

Kitabın adını Tiratlar olarak düşünmüştün önce. Sonra Pitonüşümesi daha sıcak geldi bana. “Ey fani” dinsel kavram olmasına rağmen o dinsel kavramın anlamını başka türlü doldurmak istedim; kendimle kendi tiratlarımla doldurmak istedim. Bir biçimiyle ilk üç kitapta eksik bıraktığım bir şeydi bu. Kendimle hesaplaşmalarımın eksikliğini gidermeye çalıştım. Üç kitaptan ayıklanan bir temadır bu. Aşağı yukarı beş yıllık bir çalışma.

Yazıt şiirinde, “Anlam bile bizi anlayamadı ey fani” diyorsun? Bu kadar zor mu şairin hayatı?

Sanıyorum şiirin asıl amacı, herkesin sözcükleri gördüğü anlamıyla değil, görünmeyen anlamlarıyla yeniden tanımlamayı denemesi. Belki o zaman edebiyat sonsuz üretime girebiliyor. Bunu da sanıyorum Borges’in bir yazısında okumuştum ve çok etkilenmiştim. Böyle bir yanı var anlamla şair ilişkisinin. Herkesin gördüğü bir noktadan bakmayıp başka bir noktadan bakmayı hedeflemek. O nedenle bu dize çıktı. Şiirin bütün teması da, şairin kendiyle ilgili arayışlarının izleği.

“O hüzün/ Pansiyonu var./ Oturur içinde/ şiir denen sermaye/ leyl-i meccani” diyorsun, şiir bir sermaye olabilir mi gerçekten?

İrfan Yalçın’a yazılmış bir şiirdir bu. İrfan abi gerçekten çok incelikli, edebiyat hamuru olan bir insandır. Şiir denen sermayenin içinde oturmasına gelince, hakikaten edebiyat dışında yapabileceği başka bir şey yoktu. Bir sürü şey yapmaya kalktı, beceremedi, batırdı. Sonunda gidip Köyceğiz’e yerleşti. İrfan abinin o yanı bana çok çekici gelmişti. 70′li yıllardan beri izlediğim, hayatını bildiğim bir insan. Galiba biraz ben de öyleyim. Şiir dışında diğer bütün işler battı. Bir tek şiir gidiyor.

Lirik ile ironi arasında güçlü bir denge kurmuşsun Pitonüşümesi’nde. İki yapı da kitabın vazgeçilmezi gibi. Bu yaşadığın, tanıdığın hayatla mı ilgili?

Elbette. İnsan yazdıklarına kendi içtenliğini sindiremezse ortaya inandırıcı bir şey çıkmaz. Önce samimi olmalı edebiyatçı. Lirik ile ironik yapının birbiriyle içli dışlı gitmesi benim hayatımda da aynı. Bir dönem çok lirik, bir dönem ironiktir. Bu med-cezirler içinde kalmak durumundayım. Sokağa çıkıyorsun, toplumun içine giriyorsun, toplumun içinden geriye çekiliyorsun, çekildiğin anda duyduğun her şey, inanılmaz acılar verebiliyor, rahatsız olduğun şeylerle yüz yüze geliyorsun. O rahatsızlığı dışarı çıkarmak zorundasın. Bu şiir yazanların kendi kendini tedavi yöntemi belki. Üstüne binmiş ağırlıktan o şizoid krizlerden kurtulmak için başka şansın yok.

Benim için de o durumdan kurtulmanın yöntemidir şiir. İroni ve eğer şiiri bozmayacaksa yeri geldiğinde küfür kullanmak kaçınılmaz bir durum. Sonra bizde yerginin, ironinin derin bir tarihi var. O miras elbette bir biçimde bizim şiirimize de yansıyor.

“İyidir Rakı” bunun iyi bir örneği sanıyorum…

Can Yücel’le Kuzguncuk’ta bir muhabbet olmuştu. Espriyle karışık “iyidir rakı, bütün kötü şeyler gibi” diye bir cümle kullanmıştım. Bunu duyunca, “Sana vasiyetimdir. Rakı şiiri yazmadan geberirsen seni öldürürüm” dedi. Bu konuşmadan sonra başladı bu şiir. Rakının özellikle edebiyatla uğraşanların hayatında, sofrasında önemli bir yeri var. Kendimi, arkadaşlarımı, diğer sarhoşları… uzun zaman rakının bizimle ilişkisini izledim. Türkiye’de rakı içenlerle ilgili ortak bir tema yakalamaya çalıştım.

Özgür Politika, 02-Aralık 2000

Fethi Naci: Eleştiri Yazını Deyince…

Temmuz 1st, 2009

‘Emek gücünün beyin gücünden daha değerli olduğu tek ülke belki de Türkiye’dir. Emek gücü adına sevinmeli mi, beyin gücü adına yerinmeli mi? Bırakın ‘eleştirinin düzeyi’ni, hala ‘eleştiri’ varlığını sürdürüyorsa buna şükredin!”

Bu sözler, Türkçe edebiyatın en önemli eleştirmenlerinden biri olan Fethi Naci’ye ait. Naci, Semih Gümüş’ün hazırladığı “Fethi Naci’ye Armağan” (Oğlak Yay.) kitabında, kendisine yöneltilen eleştiriyle ilgili bir soruyu cevaplarken ifade ediyor bu yargısını.
devamını oku »